Özgür, nadir görülen bir durum olan yüz körlüğü (prosopagnozi) ile yaşamaktadır. İnsanları yüzlerinden tanıyamayan, dünyayı sesler, kokular ve küçük detaylar üzerinden anlamlandırmaya çalışan Özgür için hayat, kalabalıklar içinde bir yabancı gibi geçmektedir. Özlem ise çevresi tarafından sürekli görmezden gelinen, varlığı pek önemsenmeyen ve kendini görünmez hisseden genç bir kadındır.
Bu iki yaralı ruhun yolları tesadüfen kesiştiğinde, her ikisi için de iyileştirici bir süreç başlar. Özgür, Özlem’i bir "yüz" olarak değil, bir "varlık" olarak tanımlarken; Özlem, hayatında ilk kez gerçekten "görüldüğünü" ve fark edildiğini hisseder. Aralarında gelişen bu naif ve derin bağ, Özgür’ü aşkın karmaşık duygularıyla yüzleştirirken, Özlem’e de kendi değerini keşfetmesi için büyük bir cesaret verir.